27 Kasım 2017 Pazartesi

8. Günah

Göğsüm ıssıza bir türlü kavuşmuyor
Biriktiriyorum,
Hatıralarla dans etmeye epeyce meraklı,
Verimsiz bir kaç yazdan kalma tüm o dairesel umutlarımı.
Biriktiriyorum, nadiren geçtiğim bu sokakta
Bahçe kapılarından taşan hanımeli kokularını.
Sonra, koyuluyorum aynı şarkıyı tekrar dinlemeye...

Ki umut, 8. büyük günahtı...
Bilmiyor muydum sahi?

Tüm o boş bulunmuşluklarım göz kırpıyor
Ve az bilinen bir ağıttan yükseliyor acelesiz...
Az bilinen bir ağıtta,
Lübnan'lı bu kızın sarımtırak efkarı...
Ve onun en az gözleri kadar siyah,
Siyah ve sonsuz,
Belki de bir portekiz fadosu kadar parlak,
Serzenişli saçları olmalı...

Birazdan bir parça tütün koklayacağım
Birazdan, yani tam da bu küçük hüzün kıpırdamaya başlarken...
Tütün sarı ve doyumsuz...
Bir nefes çekiyorum, olduğu kadar
Bir nefes çekiyorum, zira bulmalıyım!
Ağrılı notalarla taşıyor ciğerlerim
Bulmalıyım zira,
Yarım kalmış lirik bir şiire düşen gölgede saklanmış yazgım…

Ağıtın da tekrarı olur, acının da.
Bunu bir askerin umutlu karısından öğrenmiştim.
O, umutluydu ve
Geleceği küçük bir kız çocuğu şeffaflığında kucaklardı.

Fakat kim unutabilir ki?
Ağıtın da tekrarı olur, acının da.
Ve alaz, asla vazgeçmez, asla
Baharı tekrar göğsünde uyutmak arzusundan…


Ceren ÇAKICI

2016/2017

23 Mart 2017 Perşembe

Yoksa bu bir bahar akşamı mı?

Yoksa bu bir bahar akşamı mı?
Zira içime çekiyorum, ellerinizden taşıyor,
O heyecanlı hanımeli aroması

Bu bir bahar akşamı mı?
Dudaklarınız dokunuyor, aklımın en mahrem yerlerine
Ve sırlarını açmaya yelteniyor
Naftalin iştahına gebe, ihtiyar sandık oyuntuları

Hem siz biliyor musunuz ki
İlk kez görüyorum,
Beni getirdiğiniz bu haziran sokağını.

Duyabiliyor musunuz?
Yükseliyor, üstelik acelesiz,
Dolu dizgin çocuk kahkahaları...

Yürüdükçe ah, çok daha kuvvetli,
İçime çekiyorum hanımeli aromalarını.

Oysa ne kadar tuhaf
Islaklığı bugün dahi kirpiklerimde...

Islaklığı, -başka bir yazdan kalma-
Bu derin hatıraların.
Ne kadar tuhaf,
Ben ki o yaz doğurmuştum hüznümü,
Ah, o yaz, altıgen akvaryumlarda...

Uzak, çok uzak bir tarlada,
Saygıyla karşılamıştım yazgımı
Üstelik kaybetmiştim oğlumu.
Ansızın karşıma çıkıvermişti güz,
Ansızın, iki el revolver sesiyle irkilmişti kalbim...

Lütfen şimdi söyleyin bana
Yoksa bu bir bahar akşamı mı?
Bu sokağı ilk kez görüyorum
Sonra, gülüşlerinden saymaya başlıyorum mutlu çocukları​
Ben ki oğlunu kaybetmiş bir anneyim,
Ben ki, bugün olsa, yine saygıyla karşılardım yazgımı
Ve eğer bu bir bahar akşamıysa,
-
Öpmeye koyulurdum tekrar,
Öpmeye koyulurdum, tüm bu mutlu çocukların,
Baharı kucaklayan, dolu dizgin kahkahasını.

Ceren Çakıcı
23.03.17

20 Ocak 2017 Cuma

Hayli zaman geçti üzerinden, kalemin lacivert yazgısını oydum

Ben bu dizeleri okşuyorum
Tekrar ve tekrar...
Ben bu dizeleri üzerinden geçen bahar rüzgarlarına
Ve kentime düşmekten çekinmeyen
Akdeniz tadındaki,
O kırık beyaz ufka rağmen
Okşuyorum...

Ah, hayli zaman geçti üzerinden
Kalemin lacivert yazgısını oydum
Hayli zaman geçti üzerinden
Nasıl da aştı şiirlerimi,
Hasretinin o fütursuz dalgası

Şimdi sanki ilk günüymüşçesine
Okşuyorum tekrar ve tekrar...
Daha sonra sesleniyorum hayallerimizdeki oğlumuza,
"Koş, koş, koş!
Yakala şu tavşan bulutlarını."

Sesleniyorum ve
Sahilimizdeki küf kokulu kayalıklarla beraber
Devriliyor birleşeceğimiz güne ait
Bu son umut notası da...
Üstelik onun kentimize yaraşır
Rutubet sonsuzluğundaki göz yaşlarını
Apansız gizlemeyi tercih ediyor
Sotaya yatmış, siyah pelerinli karabataklar

Dudaklarımı sımsıkı kapattım ve
Oydum kalemin lacivert yazgısını
Oydum, acelesiz...
Susuz zamanlar geçti üzerinden çokça,
Kanayarak büyüdü İstanbul
Ah, unutanın şiirlerini sarmaşıklarla vursunlar!

Unutmak ne mümkün?
Sen de büyüktün, büyüktün bir zamanlar
Ve kanıyordu naftalin iştahına gebe yüce ilhamın

Unutmak ne mümkün?
Bir mısraya tutulmuştum omuzlarında
Olabildiğince ritmikti bu notada kafiyelerin
Tutulmuştum, büyüktü...
Belki de İstanbul'dan çok daha fazla

Dudaklarını sımsıkı kapatmıştın
Dudaklarından taşmaya başlıyordu,
Dizelerindeki bizatihi ıslaklık...

Ah, benimki de lafügüzaf!
Oymamış mıydım hem de tam üç kez
Kalemimdeki bu lacivert yazgıyı?
Üstelik kaç kez, kim bilir kaç kez
Varmamış mıydım?
Köprücük kemiklerinden yükselen bu
Sızısı geçmek nedir bilmez, toy yalnızlığına.
Tutunmamış mıydım?

Ah, unutmak ne mümkün...
Bilakis okşuyorum tekrar ve tekrar
Öyle ki,
Unutanın şiirlerini sarmaşıklarla vursunlar!

Ceren Çakıcı
20.01.2017

12 Ekim 2016 Çarşamba

Şafakla sökülecektir bu gri sancılar

Bunu sizler de duyabiliyor musunuz?
Sizler, yani doğaya soyunmaktan
Çoktandır vazgeçmiş,
Lavanta kokulu, güzel kadınlar...

Sizin de sokağınızdaki üşengeç kaldırımın
Hemen yanı başından yükseliyor mu
Anılar öncesinden kalma, paslı bir yağmur ıslaklığı?
Ve onun, yeni baharın özlemine düşmüş
Serzeniş yüklü tatlı telaşı?

Duyabiliyor musunuz?
Hiçlikten ve her şeyden çok daha fazla parlak
Bu bin yıllık veremli notalardaki cüretkâr uyanışı?
Düşüyor mu sizlerin de saçlarınızdan
Ah, teker teker...
Çoktandır ütopyanızda avuttuğunuz,
Dingin renklerin koyu karmaşası?
Düşüyor mu uyanışa gebe,
Hüzün kovan bir özgürlük şarkısı?

Güzelsiniz...
Tarçına dönüşüyor, üstelik acelesiz...
Tarçına dönüşüyor dudaklarınız ve elleriniz...

Fakat söndürme vakti geldi artık ışıkları!
Zira şafakla sökülecektir er ya da geç,
Şafakla sökülecektir bu sadakatsiz baharların,
Bin yıldır fütursuzca tırmalayan gri sancısı.

Ceren çakıcı
12/10/16


16 Haziran 2016 Perşembe

Vital Otel'de

Vital Otel'de saat onu beş geçiyor.
Gökçedere'de, Atatürk Köşkü'ne,
Belki iki kilometre uzaklıktayım.
Bir fincan kahve demliyorum ve keyfim yerinde.

Daha sonra ayrılıyorum otelden.
Çıkışta küçük gülümsemesiyle genç bir kız karşılıyor gözlerimi,
Benzi beyaz ve o, epey neşeli.

Yürüyorum, belki iki bin yıl önce doğmuş ağaçların arasında
Büyük şemsiyelerin tenhasından geçiyorum ve
Onların gölgesinden metrelerce ırakta, tanık oluyorum,
Ağustos böceklerinin, doğayı karşılama coşkusuna.
Çocuksu bir neşe kaplıyor içimi,
Uzanıyorum ve uzun uzadıya soluyorum, heyecanın o,
Hiç bitmemesini umduğum gizemini.

Oysa bu, her bahar olmaz mıydı sanki?

Yürüyorum ve bir çınaraltına düşüyor yolum.
Süzülerek geçiyorum, iki sevgilinin mahmur bakışları ortasından.
Ayaklarından biri ötekisinden daha kısa,
Küçük ahşap bir masanın reveransında,
Belki de bu, iki bin on yıllık genç ağacın huzurunda,
Ben de diz çöküyorum saygıyla doğaya.

Burada kimse beni tanımıyor lakin.
Sahi, benimki de lafügüzaf!
Burada olsaydın şayet, sen dahi tanımazdın beni...

Bir tost ısmarlıyorum kendime ve bir de kola
Bu, belki de iki bin on yıllık genç ağacın huzurunda.

Daha sonra saatler geçiyor, saatler geçiyor ve
Kaybediyorum ıssızı.
Sükuneti tutuyor ve tam boğazının ortasından kesiyor,
İhtiyar amcaların hırıltılı kahkahası.
Ve kainat ile iki dünya ayı öncesinde buluşmuş
Somurtkan bakışlı bebeklerin, haklı sayılması pek güç,
İnce perdeden taşan haykırışları.

Saatler geçiyor, saatler geçiyor ve
Ben kaybediyorum ıssızı.
Issız, adeta bir dehliz içine kedi esnekliğinde sokuluyor.
Ve kilide vuruyor belki de altı defa, oymalı mermerden kapılarını.

Oysa otele dönmek için henüz çok erken.
Oysa, ilhamı şakaklarından öpmek için tam saati olsa gerek.

Bir sigara daha yakıyorum ve göz göze geliyorum
Etrafı kolaçan eden yaşlı bir köpekle.
Etrafta adını bilmediğim kuşlar da var.
Ve adını koymakta güçlük çekmeyeceğim bir düzine karınca telaşı.
Ve görüyorum, bir kaç masa ötemde,
Kadehlerine doğadan aldıkları şarap suyunu ekiyor
Bir grup hoş, centilmen delikanlı.

Lakin bu da ilk değil...
Şimdi gözlerimi sımsıkı kapatsam,
Sanki tabiat, insanlığı tekrar doğuracakmış gibi...
Bu yüksek umut,
Bu, Afrika harmanı kaliteli bir fincan kahveden,
O ilk yarım yudumu almak gibi...

Tıpkı, şimdilerde üçüncü sınıf bir lokantada çalışan
Ve çok da uzak olmayan o lanetli geçmişte,
Evine, bahçesine ve iki yavru köpeğinin kulübesinin üzerine,
Birden fazla bomba düşmüş,
O uzun siyah saçları olan kavruk tenli çocuğun,
O küçük çocuğun, gülümsemesine hapsettiği kederinin
Bir gün son bulacağına dair umut beslemesine benziyor.

Ki, bakın güzel hanımefendiler ve centilmen beyler,
Bu, yüksek bir umuttur...

Ve aynı zamanda onun,
Yarın bir bombaya daha reverans yapamayacak olan evine,
(Zira artık öyle bir ev yok.)
Geri dönüş hayali kurması kadar da yüksek bir umuttur.

Sanki hiç yetim kalmamış, sanki hep bahar varmış,
Sanki o küçük, iki çıkık göz, bir kez olsun yaşlanmamış gibi...

Ve onunkine benzer belki iki milyon kere,
Vatansız ve bayraksız ve yumuşacık avuçlarında
Hiç papatyası olmayan,
Belki de iki milyon çocuk,
Bir gün baharı kucaklama umuduyla,
Ve doğanın, insanlığı tekrar doğuracağı günü bekleyerek,
Diz çöküyorlar şimdi kainatın saye*sinde.

Vital Otel'e akşam düşüyor...
Gökçedere'de, Atatürk Köşkü'ne,
Belki iki kilometre uzaklıktayım.
Gözlerimi sımsıkı kapatsam,
Sanki tabiat, insanlığı tekrar doğuracak.
Ah, gözlerim açık, yerinden çıkacaklar bu dipsiz sancıdan!
Ah, ben ki, dünyaya ağlamakla yükümlüyüm...

Ceren çakıcı